Yazılara Dön
Psikoloji
Hayata Davet Eden Baba

Ödipal evrede kastrasyon kaygısını tetikleyen, erkek çocuğun eril, kız çocuğun dişil özdeşleşmesini güçlendiren; anne-çocuk dansının bir yandan ritmini koruyan, bir yandan bu simbiyotik ilişkiyi kırmak amacıyla sahneye giren, yasayı öğreten, dışarıya davet eden baba… Baba ebeveyndir ancak bir taraftan da annenin aşığıdır.
Peki, anneyi baştan çıkarmış bu aşık kimdir?
Gerçek bir baba, fiziksel ve duygusal olarak yanımızda olmasa bile iç dünyada bir tasarım olarak yaşamayı sürdürür; bir nesne olarak sürekliliğini korur. Winnicott’ın (1957) ifadesiyle baba, bir “yapı"dır, koruyucu ve kollayıcıdır. Varlığını hissetmediğimizde tekinsizlik ve güvensizlik hissi belirir. Annenin ruhsal olarak yokluğunda yaşadığımız güvensizlik, babanın ruhsal olarak yokluğunda da kendini gösterir.
Freud, erken dönemde babanın sevgi ve koruma deneyiminin içselleştirildiğini ve bunun yaşam boyu karşılaşılan tehlike ve korkularla dolu sürece dayanma gücü sağladığını ifade eder. Anne, bedensel bütünlüğün oluşumunda ne kadar önemliyse, aynı dönemde oluşan baba imgesi de dış dünyanın tehlikelerine karşı varoluşsal bütünlüğün sürdürülmesinde o kadar önemlidir.
Görüyoruz ki, anne ve baba işlevleri birbirini dışlayan değil, tıpkı Yin ve Yang gibi birbirini tamamlayan yapılardır. Yeri ve zamanı geldiğinde anne, baba işlevi görebilir; baba annesel bir işlevi yerine getiriyor olabilir.
Freud, pre-ödipal baba figürünü aşk ve erken özdeşim nesnesi, benlik ideali, bilgi kaynağı, güven veren ama aynı zamanda kıskanılan bir varlık ve hatta tanrısal bir güç olarak tanımlar. Baba, çocuk tarafından hem rakip olarak görülüp nefret edilen biri, hem de sevilen, özlenen, oyun arkadaşı ve bakıcı olarak algılanır. Bu yönüyle baba işlevi, yalnızca ödipal üçgende kısıtlayan, cezalandıran ve süperegonun temelini oluşturan bir aktör değildir. Aynı zamanda babaya duyulan sevdanın özümsenmesi ve babayla özdeşleşme üzerinden çocuğu gelişimin bir sonraki aşamasına taşıyan, onu hayata hazırlayan bir işlevdir.
Belki de bu nedenle baba, yalnızca yasayı temsil eden bir figür olarak değil; sevilen, özlenen ve iç dünyada iz bırakan bir nesne olarak da yer eder. Bazen bu iz kuramsal metinler dışında şiirlerde de görünür hale gelir. Can Yücel’in babasına dair dizeleri, baba işlevinin duygusallığını ve öznelliğini anlatan güçlü örneklerden biridir:
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü, ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin
O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici-hep, hep acele işi!-
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti
Sevinçten uçardım hasta oldum mu
40’ı geçerse ateş, çağrırlar İstanbul'a
Bi’ helalleşmek ister elbet, diğ’ mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oyununu
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim
Can Yücel