Yazılara Dön
Psikoloji
Zamanın Ruhu

İnsanların olduğu gibi zamanların, toplumların ve ideolojilerin de bir kimliği vardır. Her dönemin kendine özgü bir ruhu, bir savunma biçimi ve hatta bir patolojisi bulunur. Tıpkı bireyler gibi toplumlar da belirli ruhsal örgütlenmeler etrafında şekillenir.
Freud ve bazı psikanalistler, avcı-toplayıcı toplumlardan tarım toplumuna geçişi bu gözle değerlendirmiştir. Bu dönüşümle birlikte biriktirme, sahip olma ve elde tutma davranışları ön plana çıkmaya başlar. Göçebe yaşamdan yerleşik düzene geçen toplumlar, yalnızca ürün yetiştirmeyi değil; onları depolamayı, kayıt altına almayı, hesaplamayı ve korumayı da öğrenirler. Tahıl ambarlarıyla birlikte muhasebe ortaya çıkar. Hesap tutma ihtiyacı aritmetiği geliştirir. Düzeni koruma ihtiyacı ise bürokrasiyi doğurur.
Bu nedenle bazı analitik düşünürler tarım toplumunun ruhsal örgütlenmesini obsesif özelliklerle ilişkilendirmiştir. Düzenleme, sınıflandırma, kontrol etme ve biriktirme giderek önem kazanır. Belki de bürokrasi dediğimiz şey, obsesif düşünce yapısının kurumsallaşmış hâlidir. Her şey kayıt altına alınır, kategorilere ayrılır ve denetlenmeye çalışılır. Bireysel ruhsallıkta analitenin yaptığı şeyi, toplumsal ölçekte bürokrasi yapar.
Bugünün dünyasına baktığımızda ise farklı bir ruhsal iklim dikkat çeker. Özellikle yirminci yüzyılın büyük savaşları, kitlesel travmaları ve ideolojik bölünmeleri sonrasında dünya giderek daha parçalı bir yapıya bürünmüştür. Bu bölünmüşlük nedeniyle çağımızın baskın rengi obsesyondan çok borderline örgütlenmeler olarak görünmektedir.
Giderek daha görünür hale gelen narsisistik kimlikler kültürü, kurumları ve siyaseti de biçimlendirmeye başlamıştır. Ağır narsisistik kimlikler, model olmaya başlamış, siyaset ve iş dünyasında yükselen kişilik örüntülerine bakıldığında, narsisistik özelliklerin sıklıkla ödüllendirildiği görülür. Rekabetçilik, kendini öne çıkarabilme kapasitesi, empati yerine başarıyı merkeze koyabilme ve gerektiğinde ötekini araçsallaştırabilme, yükselmeyi kolaylaştıran özellikler haline gelebilir. En acımasız olanlar, en fazla sömüren ve harcayanlar, toplumu veya şirketleri yönetenler haline gelir. Başkalarını metalaştıran, onları sadece birer araç olarak gören ve çıkarları doğrultusunda manipüle eden kişiler güç kazanır.
Narsisizmin en uç noktası habis narsisizmdir. Burada öteki artık bir özne değil, kullanılacak bir nesnedir. İnsanlar, hayvanlar, doğa ve hatta toplum; kişinin çıkarları doğrultusunda sömürülebilir araçlara dönüşür. Mesele artık “Bu kimdir?” değil, “Bu bana ne sağlar?” meselesidir.
Belki de çağımızın en önemli sorunlarından biri budur. Çünkü narsisistik kültür yalnızca bireyleri değil, kurumları ve siyasal yapıları da şekillendirir. Rekabet iş birliğinin önüne geçer. Güç empatiye üstün gelir. Başarı etik kaygılardan daha fazla ödüllendirilir. Acımasızlık gerçekçilik, sömürü ise beceri olarak sunulmaya başlanır. Böyle bir dünyada başkalarını araçsallaştıran, manipüle eden ve kendi çıkarlarını merkeze koyan kişilik örüntüleri daha görünür ve daha etkili hale gelebilir.
Yuval Noah Harari’nin dediği gibi insan, tabiatın seri katilidir. Doğayla kurduğu ilişkide çoğu zaman koruyan değil tüketen tarafta yer almıştır. Belki de bu nedenle çağımızın ruhunu anlamak için yalnızca insanların birbirleriyle ilişkilerine değil; insanın hayvanlarla ve doğayla kurduğu ilişkiye de bakmak gerekir.
Ne yazık ki insan hakları, etik değerler ya da hümanistik yaklaşımlar hakkında konuşulduğunda bunlar kimi zaman naiflik, manipülasyon veya gerçek dışı idealler olarak küçümsenebiliyor. Her şeyi çözeceğine inanılan makyavelist bakış açısı giderek daha fazla meşrulaşıyor. Güçlü olanın haklı olduğu, kendi hukukunu yaratabildiği bir dünya tahayyülü yaygınlaşıyor. Üstelik bu yalnızca belirli bir topluma özgü değil. Küresel ölçekte, bireyler arası ilişkilerden siyasal düzene kadar birçok alanda bu eğilimin izlerini görmek mümkün.
Her çağ kendi patolojisini üretir ve belki de bir çağın patolojisini anlamanın en iyi yolu, o çağın en çok neyi ödüllendirdiğine bakmaktır.